Biyoloji

Popüler Bilim Yazısı

LDL KOLESTEROLÜN GENETİK FARKLILIKLARIMIZLA BAĞLANTISI: Aynı Ev, Aynı Sofra Ama Hepimiz Farklı Düzeyde Riskli…

LDL KOLESTEROLÜN GENETİK FARKLILIKLARIMIZLA BAĞLANTISI: Aynı Ev, Aynı Sofra Ama Hepimiz Farklı Düzeyde Riskli…

LDL KOLESTEROLÜN GENETİK FARKLILIKLARIMIZLA BAĞLANTISI: Aynı Ev, Aynı Sofra Ama Hepimiz Farklı Düzeyde Riskli…

LDL KOLESTEROLÜN GENETİK FARKLILIKLARIMIZLA BAĞLANTISI: Aynı Ev, Aynı Sofra Ama Hepimiz Farklı Düzeyde Riskli…

LDL KOLESTEROLÜN GENETİK FARKLILIKLARIMIZLA BAĞLANTISI: Aynı Ev, Aynı Sofra Ama Hepimiz Farklı Düzeyde Riskli…

LDL KOLESTEROLÜN GENETİK FARKLILIKLARIMIZLA BAĞLANTISI: Aynı Ev, Aynı Sofra Ama Hepimiz Farklı Düzeyde Riskli…

Bir insan neden aynı beslenme alışkanlıklarına, aynı yaşam koşullarına hatta aynı ev içerisinde yaşasa bile bir başkasına göre kolesterole sahip olma riski daha yüksek olur? 

Bu soru ilk başta bakıldığında çok basit bir soru olarak görülebilir. Yemeği fazla yiyordur çok yağlı tüketiyordur ya da spor ile arası yoktur? Demek düşünülür ve bu en kolay kısmıdır. Fakat hayat içerisinde yaşadığımız sağlıksal durumların bu kadar yüzeysel açıklamaları yoktur bilimde. 

İnsan aynı yaşam standartlarında yaşasa,aynı yemekleri yese hatta aynı kiloda olsa dahi kolesterolün temeli olan LDL seviyesi ciddi şekilde farklı olabilir ve biyoloji için bu normal hayata göre alışılagelmiş standart bir durumdur. Tüm bunların temelindeki en büyük başrol ise kendi içimizdeki küçük hücrelerde saklıdır: Genlerimiz… 

Genler vücudumuzun oluşumunun temeli olan hücrelerimizin nasıl çalışacağını, mekanizmalarımızın nasıl ilerleme kaydedeceğini ve daha birçok işlevsel sürecimizi yöneten biyolojik talimatlardır. Boyumuzun uzunluğundan, saçlarımızı rengine kadar her fonksiyonumuz genlerimizin önemli bir rol üstlendiği vücudumuzdaki görünür sonuçlarıdır. 

Genetiğimizin bu biyolojik süreçte etkilediği yağ benzeri bir yapı olan kolesterol denildiğinde çoğu insanın aklına yalnızca zararlı bir madde gelir. Oysa kolesterol, hücre zarlarının yapısında bulunan ve bazı hormonların üretiminde görev alan hayati bir moleküldür. Kolesterol tehlikeli etkilere yol açabilecek steroid yapılı yağ türevi olmasına karşın her yapı gibi belirli seviyede insan vücudunda bulunması gereken bir gerekliliktir. Vücudun hücre yapımı, hormon üretimi ve D vitamini sentezi için ihtiyaç duyduğu, karaciğer tarafından üretilen mumsu ve yağ benzeri bir maddedir. Kan dolaşımında lipoproteinlerle taşınır ve temel olarak iki türe ayrılır: 

LDL (Kötü Kolesterol): Damar duvarlarında birikerek plak oluşturabilen ve kalp krizi riskini artıran türdür.

HDL (İyi Kolesterol): Damarlardaki fazla kolesterolü toplayıp karaciğere taşıyan ve temizleyen koruyucu türdür. 

Görüldüğü gibi biyolojik sistemimiz için asıl mesele kolesterolün varlığı değil, bu iki taşıyıcı arasındaki hassas dengenin korunabilmesidir. İşte tam bu kırılma noktasında, o gizli genetik süreçler ve asıl hikayeyi başlatan LDL lipoproteinleri sahneye çıkar.

Bir kişide yüksek kolesterol varlığına katkıda bulunabilecek birçok faktör vardır. Kötü beslenme, sigara ve alkol tüketimi, hareketsiz yaşam bunlar arasında sayılabilir. Kolesterol yüksekliği dünyada en çok öldüren hastalıkların başında gelen kalp ve damar hastalıkları riskini artıran önemli bir sorundur. 

Peki vücudumuz zararlı olan bu LDL parçacıklarından nasıl kurtulur?

Cevap, büyük ölçüde karaciğer hücrelerinin yüzeyinde bulunan LDL reseptörlerinde saklıdır. Bu reseptörler, kandaki LDL parçacıklarını adeta tanıyıp yakalayan biyolojik kapılar gibi çalışır. Yakalanan LDL hücre içine alınır ve böylece kandaki kolesterol düzeyinin dengelenmesine katkı sağlanır. 

Temel olarak bu şekilde bir işleyişe sahip olan kolesterol dengeleyici reseptörlere daha derinden bir bakış atalım:

LDL reseptörü hücre yüzeyindeki proteinle kaplı çukurlarda bulunur ve belirli proteinler aracılığıyla LDL'ye bağlandıklarında hücre zarından kopup hücre içinde veziküllere dönüşürler. Böylece hücre yüzeyine bağlanmış olan LDL parçacıkları hücre içine alınmış olur. Bu önemli süreç başlıca karaciğer hücrelerinde olmak üzere tüm çekirdekli hücrelerimizde gerçekleşiyor. LDL kolesterol seviyemiz ise yüksek oranda karaciğer hücrelerimizde kontrol altına alınıyor.  

Kalp ve damar hastalıkların birçoğunun temelini oluşturan ateroskleroz ise damar çeperlerindeki hücreler tarafından LDL'nin hücre içine alımı ve LDL'deki kolesterolün bu hücrelerde birikmesi ile başlayan bir süreçtir. 

LDL reseptörleri de üzerlerinde her bir insan vücudu hücresi gibi mutasyon riski taşımaktadırlar. 

Peki ya bu risk gerçekleşir ve LDL sistemimiz üzerinde bir aksaklık meydana gelirse?

LDL reseptörlerinin görevini yerine getirebilmesi için doğru şekilde üretilmeleri ve hücre yüzeyine ulaşmaları gerekir. Ancak bazı bireylerde LDLR geninde meydana gelen mutasyonlar bu süreci bozabilir. Böyle bir risk oluşumu durumunda reseptörlerimiz ya hiç üretilmez ya da üretilseler bile görev yapacakları yere ulaşamazlar.

Örneğin LDLR geninde görülen Class II mutasyonlarında reseptör proteini hücre içerisinde sentezlenmesine rağmen hücre yüzeyine taşınamaz. Bir başka deyişle, kandaki LDL parçacıklarını yakalaması gereken biyolojik kapan sisteminin elemanları çalışma yerlerine ulaşamaz. Sonuç olarak LDL parçacıkları kanda dolaşmaya devam eder ve zamanla seviyeleri yükselir.

Kandaki LDL miktarının uzun süre yüksek kalması ise yalnızca laboratuvardan hekimin gördüğü bir test sonucu değildir. Bu parçacıklar damar duvarlarında birikmeye başlayabilir. Zamanla oksidasyona uğrayan LDL'ler bağışıklık sistemimizin bekçilerinin dikkatini çeker. Bölgede iltihabi süreçler başlar. Makrofaj adı verilen bağışıklık hücrelerimiz bu LDL'leri temizlemeye çalışırken yağ ile dolarak “köpük hücrelere” dönüşür. Bu süreç yıllar boyunca devam ettiğinde damar duvarlarında aterosklerotik plaklar oluşabilir.

Daha önceki paragraflarımızda bahsetmiş olduğumuz Ateroskleroz olarak bilinen bu durum, damarların daralmasına ve esnekliğini kaybetmesine neden olur. Sonuçta kalp krizi, inme ve diğer kalp-damar hastalıkları için risk önemli azımsanamayacak derecede artar. Bu nedenle yüksek kolesterol yalnızca bir rapordaki sayısal verilerden ibaret değildir; hücre düzeyinde başlayan küçük değişikliklerin yıllar sonra ciddi sağlık sorunlarına dönüşebileceğinin önemli bir göstergesidir.

Aynı evde yaşayan, benzer beslenen ve benzer yaşam alışkanlıklarına sahip iki insanın neden farklı kolesterol seviyelerine sahip olabileceğinin cevabı büyük ölçüde burada anlatılan sürecin işleyişinin altında yatmaktadır. Yaşam tarzı kolesterol düzeylerini etkileyen önemli bir faktör olsa da tüm hikayedeki rol sadece ona ait değildir. Genetik farklılıklar, özellikle LDLR gibi genlerde meydana gelen değişiklikler, vücudumuzun kolesterolü nasıl işlediğini doğrudan etkileyebilir.

Bu nedenle yüksek kolesterol yalnızca beslenme tercihleriyle ilişkilendirilebilecek biyolojik bir sonuç değildir. Bazen hücrelerimizin içinde, gözle göremediğimiz kadar küçük bir değişiklik, yıllar sonra sağlığımız üzerinde büyük sonuçlar doğurabilir. Tıpkı birer damla olarak akan suyun belirli bir süreç sonunda büyük bir gölü oluşturabilmesi gibi… Bilim insanlarının genetik mekanizmaları anlamaya yönelik çalışmaları da tam olarak bu tür biyolojik sorunların kökenini iyileştirmemiz açısından büyük önem taşımaktadır.

PDF İndir